Sibel Asna:

Zor… Çok da güzel... Sayın Dekan, değerli konuklar, sevgili arkadaşlarım, sevgili meslektaşlarım, sınıfdaşlarım, arkadaşlarım, öğrenciler, dostlar hoş geldiniz. Aslında belki biz hoş geldik ama burası benim de okulum, ayrıca sevgili hocamızın da okulu. Ben de sizlere hoş geldiniz diyebilirim.

Benim için zor bir konuşma olacak. Peşinen söyleyeyim, kusuruma bakmayın.

Yıllar önce benim bu okulu yani İletişim Fakültesi’ni seçmemin sebebi, gazeteci olmak istememdi. Ben gerçek bir gazeteci olmak istiyordum. Tabii zor yıllardı. Terör, çatışmalar, okullardaki kamplaşmalar, boykotlar, sınıf basmalar, sınıf arkadaşlarım gayet iyi hatırlayacaklar, okul işgalleri… Bir de, biz başladığımızda aslında okulumuz yoktu. Fındıkzade’de bir yerdeymiş, sonra taşınması söz konusu olmuş. Bir türlü taşınamadı  okulumuz. Üniversite sınavını kazanmışım, Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu, çok seviniyorum. Gazetecilik, bir tek onu yazmışım ama okul yok. Her hafta soruyoruz, okula telefon ediyoruz. Okul ne zaman açılacak? “Biz size haber vereceğiz.” bile demiyorlar. “Bakalım” falan diyorlar. Neyse sonunda Dolapdere'ye taşındı. Burası değil yani, Dolapdere’de eskiden tekstil deposu, atölyesi olan bir yere biz yerleştik. Birinci dönemi kaçırmıştık tabii, sağlık olsundu. Biz Dolapdere kültüründe yetiştik yani anlayacağınız. Bu herhalde bir şey ifade ediyor. O dönemin Dolapdere'sini düşünün. Bizim kantinimiz mahallenin kahvesiydi. Tavlayı çok iyi öğrendik, mahalleliler çok bozuldu bizim buralara kızlar mızlar geliyor, racon bozuluyor diye... Dolapdere'de, eski köye yeni adet...                          

Zor günlerdi. Okul açıldı, bu sefer de hoca yok. Yani bazı derslerin ve hocaların adı var, anlı şanlı isimler var ama kendileri yok. Açıkçası çok da parlak bir eğitim aldığımızı söyleyemeyeceğim. Bir örnek, en hüzünlüsü fotoğrafçılık dersi. Biz fotoğraf makinesini hiç görmedik. Zaten fotoğraf laboratuvarımız da yoktu. Karanlık oda da bilmezdik. Kadraj, fotoğrafın haber değeri bunların hiçbirini görmedik, teorisini dinledik. Şematik bir kitap vardı ve yanılmıyorsam Polis Akademisi’nden de bir hocamız. Bize o kitap üzerinden veyahut şema üzerinden fotoğrafçılığı öğretti.

Çok değerli hocalarımız da vardı, Toktamış ATEŞ, Ali Ülkü AZRAK, İsmet GİRİTLİ, Sulhi DÖNMEZER. Çoğu da hukukçuydu aslında. Bazı hocalarımızın yüzünü hiç görmedik. Sadece asistanları verdi onların dersini. Ama bazılarını, mesela sosyolojiyi, Türk Ceza Hukuku’nun kurucusu olarak anılan Ordinaryüs Profesör Dr. Sulhi DÖNMEZER’den aldık. Her derse gelirdi, ben de girerdim o derse. Sosyolojinin önemini herhalde Fransız ekolünden olmam nedeniyle St. Benoit’da öğrenmiştim. Sosyolojiyi hiç kaçırmadım ama bir ceza hukukçusunun yorumuyla, 17. baskı kitabından. Boykotlar izin verdiği sürece derse gelirdi ama en çok onun dersleri basılırdı, çünkü ona faşist derlerdi, dersi işgal ederlerdi. (Prof. Dr. Filiz Balta Peltekoğlu’na hitaben: Gülüyorsun değil mi?)  Toktamış Hoca’yı da okuldan sonra tanıdım. Mesleğe atıldıktan çok sonra tanıdım. Onun hep asistanı ders verdi bize, Şükrü HANİOĞLU. Çoğunuz tanırsınız, çok değerli bir hoca. Fakat o da bizi pek adam yerine koymazdı, hiç unutmam “Jeremy Bentham'ı biliyorsunuz değil mi?” diye bir gün derse başlamıştı. Biz tabii kimdir Jeremy Bentham diye bakmıştık. Ama onun adını öğrenmek, Jeremy Bentham diye birinin varlığını bilmek iyi oldu, sonra “kimmiş bu” diye peşine düştük, çünkü biz araştırmacıydık, daha doğrusu mecburduk. Araştırıyorduk, başımızın çaresine bakmayı aslında öğrenmiştik Dolapdere kültüründe. Bize verilenle değil, bize verilebilecek olanların peşine düşerek öğrendik ne öğrendiysek... Çünkü ders başlıkları iyiydi. Ders başlıkları ve hocalar gerçekten çok sağlam isimlerdi. Ayrıntıya girmeyeceğim neler yaşadık neler, bir gün onları da ayrıca anlatırım size.

Okul ortamını anlattım sağcılar, solcular, sınıf basmalar, okul boşaltmalar fakat vahim olan şuydu; hocalar sağcı ya da solcu olmalarıyla değerlendirilirdi. Ne kadar solcu, solcular nezdinde o kadar değerli. Yani bilimsel yetkinliği, akademik yetkinliği, yayımlanmış yayını, teoremi, bunlar hiç önemli değil ideolojiye göre değerlendirilirlerdi. Sağcılar için sağcı hocalar, solcular için solcu hocalar en iyi ve en doğru hocalardı.

Şimdi bunları niye bu ayrıntıda anlatıyorum, çünkü bugünün çalıları o günlerde dikildi. Bugünlere o günler nedeniyle geldik. Bugünleri daha iyi anlayabilmemiz için, sadece Türkiye için konuşmuyorum aslında, konuşmamı lütfen sadece Türkiye olarak almayın. Dünyaya bakarak konuşmaya çalışıyorum ben. Ama bir hocamız vardı, o farklıydı. Onunla üçüncü sınıfta tanıştık. Hiçbir dersini aksatmaz, her derse hazırlanarak gelirdi. Ne konuşacak, ne söyleyecek, ne soracak, bizi nasıl köşeye sıkıştıracak… İşini son derece ciddiye alırdı, aynısını öğrencisinden de beklerdi. Hatta ilk derste dedi ki; “Evlenmek için ve askere gitmemek için gelenler lütfen bir daha gelmesin, bu kadar net, gerisiyle biz çok güzel dersimizi yaparız.”. Evet zor hocamızdı, zor beğenendi ama bizlere mesleğimizi en iyi şekilde öğretmek için didindi, didindi, didindi. Çok özeldi Alaeddin ASNA...

Bizlere bu mesleği kazandırdı, derneğini kurdu, gördünüz hayat hikâyesinde. Kurumsallaşması için çok uğraştı, sektörün ilk şirketini kurdu 1974’ten bahsediyoruz. “Halkla bir güzel iletişim kur.” demişti çok yakın bir arkadaşı ona tebrik mektubu yazarken. Meçhul bir mesleğe tebrik yazısı. 11 kitap yazdı, bu okul binasının ayağa kalkması için az uğraşmadı, inşaatı dahil olmak üzere. Konferanslar verdi… Bugün bu toplantıyı yapıyorsak, bu mesleği icra ediyorsak onun sayesinde yapıyoruz. Gazetecilik eğitimi almak için girdiğim okuldan bir iletişimci olarak çıkmamın sebebi olan Alaeddin ASNA, bana ve bize her şeyin çözümünün, değişimin anahtarının özgür ve şeffaf iletişim olduğunu öğretti. Alaeddin ASNA, hepimizin, iletişimin ne mucizevi bir güç olduğuna inanmamızı sağladı. Onu bir kez daha minnet, sevgi ve saygıyla anıyorum.

Evet,  hocamızın tutuşturduğu bu ateş bana ve birçoklarımıza mesleğimizi kazandırdı. Çok sevdiğim, çok değer verdiğim mesleğimi kazandırdı. Yaklaşık 30 küsur yıldır bu işi yapıyorum. Her gününden ayrı bir zevk aldım, her gününden ayrı bir sevinç duydum. Dilerim genç arkadaşlarım, bu şekilde bir meslek seçimi yapmışlardır ve bu şekilde yaşarlar mesleklerinin her gününü, her saniyesini. Çünkü iletişim demek, daha iyi bir dünya için çalışmak demek... Daha iyi bir dünyanın ancak şeffaf, özgür bir iletişimle sağlanabileceğini gördük. Eğer daha iyi, daha adil, daha yaşanabilir bir dünya için değişim istiyorsak, bu ancak şeffaf iletişimle mümkün olacak. Ne devrim, ne savaşlar, ne Nazizm, ne komünizm, ne Maoizm, hiçbiri -bizim dönemin söylemlerinden gidiyorum- hiçbiri iletişimin gücüne, iletişimin değişimi iyileştirme gücüne erişemedi. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, iletişim ancak gerçekler üzerine kurgulanabiliyor, sloganlar, klişeler üzerine değil. Belki bir süre hikâyeler ve vaatlerle karşınızdakini oyalayabiliyorsunuz ama bir süre sonra, her ne olursa olsun, er veya geç gerçekler su yüzüne çıkıyor. İşin acısı, o su yüzüne çıkma anının bedelini çoğunlukla çocuklar, torunlar ödüyor. Bugün bizim dünyamızın yaşadıkları, bunun en somut kanıtı. Evet, şimdi tarihten alacağımız dersleri biraz da bugünü düşünerek ve geleceğe bakarak değerlendirmek istiyorum. Şimdi burada yapmak istediğim; geçmişi bir ders kaynağı olarak alıp, birazcık günümüzü irdeleyip, ardından da biz iletişim fakültelerinde nasıl bir gelecek inşa edebiliriz, ona bakmak.

Mesleğimiz yok mu olacak? Evet, eğer böyle giderse mesleğimiz yok olacak. Ben buna inanıyorum. Çünkü inanıyorum ki, eğer mesleğin devam etmesini, bu alanın, bu disiplinin devam etmesini istiyorsak, radikal değişikliklerden geçmemiz gerekiyor. Dekanımızın söylediği gibi, geçmişin araçlarıyla geleceği inşa edemeyiz. Bugün yaptıklarımızı, öğrettiklerimizi, mesleğimizi ve paydaşlarımızı topyekün gözden geçirmeli, kendimize de iri bir çuvaldız batırmalıyız, iğne değil. Umarım bu konuşmayla bir ışık yakabilir, mesleğimizin gelecekteki varlığını sürdürebilmesine bir nebze katkı sağlayabilirim.

Şöyle bir toparlayayım; bugün meslek nasıl uygulanıyor, bugünün ve yarının dünyasında nasıl bir iletişim gerekli? Teori uygulamadan doğuyorsa, alanımızda nasıl bir akademik yapı ve nasıl bir müfredat oluşturulması gerekiyor. Öncelikle mesleğimiz için bir fırsat döneminde olduğumuzu söyleyerek başlamak istiyorum. Hiç karamsar değilim bilakis dönem bizim dönemimiz, bizim disiplinin dönemi. Risk dönemleri fırsatları da birlikte getirir. Mesleğimiz, tekrar ediyorum ya yok olacak veya evrimleşerek günümüzün ve geleceğin olmazsa olmazı olacak. Ama bugünün uygulamaları ile bu mesleği yaşatamayız. Zaten bugün bu olmaya başladı bile. Onun yerini başka başka disiplinler almaya başladı. Başka yetkinlikler giriyor devreye, başka alanlardan olanlar yavaş yavaş bu alanın küçük küçük parçalarını kemirmeye başlıyor veya bizim okullarımızdan mezun olan gençlerin büyük bir çoğunluğu (on binlerce mezun veriyor iletişim fakülteleri, Türkiye'nin her bir yerinde) işsiz veya bambaşka meslekleri icra ediyorlar. Peki, şimdi bunlar işin felsefesi. Gelelim iletişim dünyası nereye gidiyor, biraz rakamlara bakalım.

Dünyada ve Türkiye'deki dijitalleşme oranları… Şimdi burada tablolarımız var, bunlar bayağı güçlü tablolar. Görülebiliyor mu arkadan, okunabiliyor mu? Şimdi dünyaya bir bakalım; dünyanın yarısı  kentlerde yaşıyor ve dijitalleşme oranına bakın, kaç milyar kişinin elinde akıllı telefonlar, akıllı iPad'ler, iPhone'lar -her neyse, adını ne koyarsanız koyun- veya yeni versiyonları veyahut sürdürülebilir modelleri var. Dolayısıyla ben şeye bakarım, hep aktif mobil sosyal kullanıcıların sayısına… 2,5 milyar, %34… Bunların hepsi benim nezdimde birer gazeteci, bunların hepsi birer haber kaynağı. Belki büyük bir çoğunluğu “Nasılsın canım, iyi misin canım ben bugün çok mutluyum.” filan yazışmaları olabilir, ama bugünün geçici bir dönem olduğunu düşünüyorum. Gittikçe başka, başka yöne doğru evirilecek. Aramızda çok uzmanlar var, daha sonra onlar anlatacak bu konuları. Beraber çalışmaktan onur duyduğum IBM ekibinden mesela Seda arkadaşım Watson'u anlatacak diye ümit ediyorum.

Evet, devam edelim, Türkiye'deki duruma bakalım. Türkiye'deki durum, bizim de dünyadan aşağı kalır yanımız yok. Biz üstelik yeni teknolojileri kullanmayı çok severiz. Hemen alırız, her ne kadar biz üretmesek de, biz geliştirmesek de kullanıcı olmayı severiz. Zaten bu konuşmanın sonunda kullanıcı değil, hep beraber yaratıcı olmayı düşünelim diyeceğim. Evet, bu oranlar bizde de %17’si şu anda 6 milyon kişi anında sosyal medyada her türlü tepkisini dile getiriyor. Devam edelim... Peki aktif kullanımlar nasıl? Rakamlara bakın, sizi rakamlarla baş başa bırakmayı özellikle istiyorum, çünkü gerçekten orada rakamlar konuşuyor. Evet, nüfusa orana bakın. Aktif sosyal medya kullanıcılarına bakın. Mobil sosyal medya kullanıcılarının toplam nüfusa oranına bakın. Dehşet verici bunlar. Şahane, tabii dehşet verici derken iyiliği açısından dehşet verici diyorum. Bu ne demektir? İletişim özgür, istediğini yazıyor, istediğini çakıyor, istediğine istediği şeyi söylüyor. Hakaret etmesinden bahsetmiyorum, hakaretten, olumsuzluklardan bahsetmiyorum. Yansıtıyor, ayna… Eskisi gibi mahkum değiliz yani, bizim dönemimizdeki gibi mahkum değiliz.

Peki, devam edelim, evet Youtube hâlâ Facebook'la başta gidiyor, Instagram da onu zorluyor. Twitter, Whatsapp tabii bunlar aktivistlerin en yoğun olduğu ortamlar. Ben ciddi bir Twitter kullanıcısıyım. Gerisi de daha çeşitlenerek geliyor, yenisi geliyor, Pinterest geliyor, arkasından bir şey daha geliyor, başa çıkamıyoruz. Onu mu takip edelim, bunu mu takip edelim, hangisi daha etkin, hangisi daha çabuk ulaşıyor… Whatsapp.. Aklımızdan geçer miydi Whatsapp diye bir şey kullanacağımız bu hızda ve bu sürede? Şimdi bana mesela bir mesaj gelebilir “Haydi artık kes uzun oldu.” şeklinde... Devam edelim, profillere bakalım, yaş grubuna bakalım, Türkiye nüfusunu düşünelim, Türkiye'nin geleceğini düşünelim, gelecekteki nüfus oranlarına bakalım, hangi yaş grubu ne yapıyor? Evet, iletişim fakülteleri bu gruba dahil, bunlar tüketici, üretici, türetici, kitlemiz bu. Mecraları bunlar, dünyaya bakışları bu.  Şimdi ben özel sektörden konuşabilirim, sivil toplumdan konuşabilirim yani bize gelen öğrencilerin özelliklerinden ve niteliklerinden akademik hayatın durumunu, analizini ancak bitmiş üründen yapıyorum. Yine özel sektör diliyle konuşayım. Ama en çok sivil toplumla çalışırken öğreniyorum daha ne yapılabileceğini.

Şimdi ne istiyoruz ve reel sektör ne yapıyor, çünkü açıkçası bu işin lokomotifinin reel sektör olduğunu hepimiz oturalım kabul edelim. Reel sektörde buralardan mezun olan gençler geliyor ve neyle karşılaşıyor, sizin buranın öğrettikleri, akademinin öğrettikleri ve gerçek hayatta yapılanlar, ders kitapları ve bizim yaptıklarımız… Şimdi biz ne öğrendik, iletişim çift yönlü bir etkileşim içinde olunca ancak iletişim olabiliyordu. Hocamız bize bunu diyordu, yani mesajını hedef kitlenin beklentisini, duyma açıklığını, algılama oranlarını göz önünde tutarak oluşturacaksın, mesajını yazacaksın, geliştireceksin, projeni geliştireceksin, mesajını  yollayacaksın, geribildirim alacaksın, davranışını revize edeceksin, bir daha, bir daha hep yeniden yapacaksın. Ama neye göre yapacaksın? Halk, toplum, toplumun sana verdiği geribildirimlere göre yapacaksın. Peki, gerçek hayatta bu böyle mi oluyor? Bizim iletişim dünyasında ne yazık ki bu böyle olmuyor, özel sektörde kolay kolay böyle olmuyor(du), bütün söylediklerimi “du” diye dinleyeceksiniz tabii ki. Çünkü artık dönem değişti. Şu ana kadar bütçe kontrolleri falan pazarlama veya kurumsal iletişim departmanlarının elinde olduğu için, öyle kolay kolay araştırma yaptıramıyoruz onu bir hepimiz kabul edelim. Ama bugünkü çağda yapay zekâ ve geri kalan bize hayatı çok kolaylaştıracak ona sonra geleceğim. Bize bilgi veriliyor, ne deniyor, bize kurumsal veya pazarlama departmanlarının liderleri veya CEO’lar ne diyor; biz satış istiyoruz, büyümeyi istiyoruz, daha fazla kazanmak istiyoruz, daha çok pazar payı istiyoruz, daha hızlı büyümek istiyoruz, hedeflerimize daha güçlü ulaşmak istiyoruz ...Verilen bilgiler daha çok bu doğrultuda oluyor. Projeler buna göre uygulanıyor, hazırlanıyor, sunuluyor. Peki sonuçlar neye göre ölçülüyor? Tabii ki yine aynı satış, büyüme oranı, kâr. Şimdi dünyanın kaderini özel sektör elinde tutuyor. En gelişmiş ekonomilerde veya iletişimde en gelişmiş addedilen ekonomilerde bile yılın başında planlar yapılıyor, üç aylık hedefler, altı aylık hedefler... Buradaki en büyük payı, satış ve pazarlama hedefleri alıyor. Zaman olsun, para olsun, insan kaynağı olsun, nitelikli insan kaynağı olsun… Küçük bir bölümünü de özellikle halka açık şirketler, kurumsal itibar ve kriz potansiyelleri ihtiyaç tespitine yatırıyor. Bütçeler yılın ortasına doğru kesiliyor, kurumsal itibar yani yatırımcı ilişkileri yani borsadaki payların değeri, kriz olunca hoop bütçeler kesiliyor. Her şirket için bol miktarda kriz sebebi mevcut hele bu dünyada bu ortamda... Dolayısıyla böyle bir döngüdür gidiyor. Kimi fazlaca kurumsallaşmış şirketlerde, özellikle reklam yasağı olan şirketlerde bu iş çok daha başarıyla yapılıyor. Orada planlar üç yıllık, beş yıllık, daha kapsamlı ve gerçekçi planlar yapılıyor. Biz ne öğrendiysek o şirketlerden öğrendik aslında. Daha da açık konuşayım, tütün ve tütün ürünleri üreten kurumlardan bahsediyorum; reklam yasağı olan kurumlar bunlar. Olağanüstü pazarlama, olağanüstü bütçeleme, olağanüstü hedef belirleme, olağanüstü projelendirme yeteneğine sahip kurumlar bunlar. Biz artık çalışmıyoruz onlarla, kendi etik kurallarımız nedeniyle tütünü ve pek çok başka konuyu bizim iletişim alanımızdan çıkarttık. Neyse, neticede iletişim planı olarak tanımlanan bir projeler dizini çıkıyor ortaya. Ama benim nezdimde ve pek çoğumuzun nezdinde, bu bir iletişim planı değil bu bir propaganda planı. Beni alın, beni sevin, bana bağımlı olun, bana marka bağımlılığı yaratın, benimle olun, beni sevin diyen planlar... Peki ya sen, “sen”i kim, nasıl soruyor, nerede soruyor? Bilmiyorum. Satış rakamları, satış, satış… Gazetede yer alma, kaç sütun santim, sütun santim reklam karşılığı özellikle Hürriyet ekonomi sayfası, iletişimde sorgulanan bunlar. Şükürler olsun ki bugüne kadar bir kısım kurumlar tüm bunları yıkarak, algı analizleri yaparak konumlarını şekillendirmeye, anlamaya çalıştı, çalışıyor.

Her kesimi karalamak veya olumsuzlamak istemiyorum, yanlış anlamayın ama bu sektörün genelidir bilelim ona göre bundan sonrasını tasarlayalım diye konuşuyorum. Çünkü önümüzde iletişim fakültelerinin gerçekten yeniden yapılanma dönemi girecek. İLAD önemli bir fonksiyon üstlendi. Önümüzdeki günlerde çok değerli katkılar yapacak, dolayısıyla bugün konuşulanları lütfen savunarak değil, iç sesinizin savunmasına izin vermeden  dinleyin. 30 yıllık bir deneyimi anlatmaya çalışıyorum. Halka açık şirketlerde durum farklı tabii. Orada, o da  ne zaman farklılaştı, ne zaman ki kurumsal yatırımcıların risk analizleri içine itibar ve kriz ihmalleri de bir risk unsuru olarak dahil edildi, işte o zaman biraz değişmeye başladı. Yatırımcıdan, yani halka açık şirketlerden bahsediyorum. Kurumsal algı araştırmaları da, bütçelerde eskiye kıyasla daha fazla yer almaya başladı, ama bu yeterli miydi? Hayır. Bu yeterli olmadığı için, halka açık şirketlerdeki yatırımcı ilişkileri ve itibar ilişkilendirmeleri hızla yeni bir iş alanı açtı. Yeni bir pazar açtı. Bir zamanlar kalite ödülleri vardı, toplam kalite ödülleri alınırdı, toplam kalite değerlendirmeleri yapılırdı. Benim de içinde bulunduğum geçmişteki bazı kurumlarda, son dakika, bir gün evvel “denetim”e gelenler için hazırlık yapılırdı. Şimdi de aynı şekilde itibar ödülleri, itibar araştırmaları yapılıyor, yani şöyle söyleyeceğim “mış” gibi yapılan işler propagandadan yana kullanıldı durdu. Toplumun menfaati, toplumun gelişimi, demokrasi ve ifade özgürlüğü, çoğunluğun azınlık haklarına  duyacağı saygı gibi konular, liberal ekonominin vahşi kapitalizme dönüşme gücü karşısında küçüldükçe küçüldü. Ne zamana kadar? Birileri, tüm bu hırsların sonucunda üzerinde yaşayabileceğimiz bir dünyamızın kalmayacağını işaret edene kadar. Bütün dünyada kullanabileceğimiz hava ve su miktarı bu. Dünya da bu, buna göre yaşayalım. Veriler, son DAVOS zirvesinin sonuç raporundan... Okumayanların okumasını ısrarla tavsiye edeceğim. Hatta ders konusu olarak işlenmesini de tavsiye edeceğim. Ben açıkçası Greenpeace raporu okuyorum zannettim. Küresel ısınma konusundaki duyarlılığın bu noktaya gelmiş olması umut verici.

Şimdi, bakalım ekonominin çarkı nasıl dönermiş. Bunlar dünyamızın çok yakın bir gelecekte beklediği durum. Geçelim oraları hızlıca, karamsar olmayalım ama bir önceki tabloya gelelim. Evet, geçiş dönemi ama nereye doğru diyoruz. Evet, daha önceki tablolarda gördünüz dijitalleşme oranları, ekonominin gidişatı işte seksenler, nasıl bir ekonomik sistem başladı, kırılma noktaları, finansal kriz, şu anda gerileyen küreselleşme ve yerine konmaya çalışılan alternatif ekonomik modeller... Pek çok model çalışması var ve bir kısmı başarılı olmak üzere adım adım ilerliyor. Dünya artık bir naklen yayın merkezi ve aynı zamanda dünya bir mahkeme salonu, savcısı da hakimi de hepsi orada. Parmaklarımızın ve tuşların arasında. Herkes canlı yayın arabası gibi anında milyonlara ulaşıyor. Yani ellerindeki telefonla sizi, bizi -şu anda canlı yayındayız diye ümit ediyorum- izliyorlardır ve bazı geribildirimler geliyordur. İnşallah eleştiriler de geliyordur. Evet, yani bir anda, bizlerin dünyanın parasını koyup dünyanın emeğini sarf ettiğimiz bir projeyi çöpe çevirebiliyorlar, çöpe atıyorsun bitiyor. Çünkü bir yerden öyle bir şey yakalayıp koyuyor ki resmini, ne inkar edebiliyorsun ne aksini iddia edebiliyorsun, sadece özür diliyorsun veya ürününü geri çekiyorsun. Twitter'daki kampanyaları biliyorsunuz, siyasetçileri ne hale getirdiklerini görüyorsunuz, change.org üzerindeki kampanyaların yarattığını, Avaaz'ı, Greenpeace'i bunların neler yarattığını, kampanyalarını takip edin, anlayın, üye olun, içinde olun. Bir tek durum var! Onu bunu bir kenara bırakalım, eğer biz bu küresel ısınma oranlarını hızla hemen bugün aşağıya çekemez isek, üzerinde yaşayacağımız bir dünyamız kalmayacak. Şimdi içinizden belki diyorsunuz ki “Biz ne yapabiliriz?”… İşte ben burada iletişime, iletişim fakültelerine bir rol teklif ediyorum.

Çok şey yapabiliriz, başta da bizim gibi iletişim fakültelerinden yani buradan bahsediyorum. Bir sosyoloğun dekanlığındaki bir iletişim fakültesinden bahsediyorum. Müfredata çevre, toplumsal dinamikler, değişim, sosyal değişimler, değişen hukuk, ifade özgürlüğünün koşulları, nefret söylemi, bilimin etik ve yaşam için olduğunu öğreten bir sistemi eklemeyi; yeni bir müfredatı öneriyorum ben iletişim fakültelerine. Öğretmeyi değil “öğrenmeyi öğretmeyi” öneriyorum, araştırmayı, Dolapdere’nin bize öğrettiğini… Çünkü artık öğrencilerin her an ellerinin altında istemediğiniz kadar üniversite var. Dünyanın en gelişmiş fakültelerine anında ulaşabiliyorlar. Yeter ki lisan bilsinler, yeter ki tek lisan da değil iki dilli olsunlar... Bir iletişimci çok dilli olmak zorunda, ana dilinin yanı sıra veya ana dillerinin yanı sıra. İletişim fakültelerinin araştırmayı, gelişen teknolojiyi, dünyadaki değişen dinamikleri öğretmesini öneriyorum. Tabii işiniz zor, liselerden gelen öğrenci düzeyinin ne olduğunu biliyoruz, olgunluk düzeyini de görüyoruz. O zaman buralar onlara araştırmayı, sorgulatmayı öğretir, en önemlisi şu çağda yani dijitalde doğru ve yanlış bilgiyi analiz edebilmeyi, bilgi teyidi yöntemini öğretir. İşte asıl mesele burada, en kritik nokta bu olacak, bilgi teyidi… Hangi bilgi doğru, hangi bilgiye itibar edeceğiz, hangisine etmeyeceğiz. Bunu nasıl bulacağız? Tabii ki araştırmacılıkla bulacağız, çapraz sorgulamalarla bulacağız. Bizden daha iyi koşullarda yetişsin iletişim fakültesindeki gençler.

Burası, bu mekân, bu ortam, bahçeniz, ağaçlarınız, her şeyinizle çok daha farklısınız, çok daha iyisiniz ama daha iyiye gidin, daha ileriye gidin, yapay zekâyı irdeleyin. Nedir, ne oluyor, yapay zekâ ne yapıyor, bir tehdit mi bizim için, nerede tehdit, nasıl bir tehdit, yoksa bir fırsat mı, o fırsatı nasıl maksimum değerlendiririz… Arkadaşımın konusuna girmeyeceğim. Alanlarında Alaeddin ASNA gibi öncü olmalarını istiyorsanız öğrencilerinizin, akademik hayata yön vermelerini istiyorsanız araştırmacı olsunlar, sosyolojiyi, sosyal psikolojiyi, antropolojiyi, sosyal antropolojiyi velhasıl insana dair ne varsa nerede olduğunu, nasıl ulaşabileceğini öğrensinler. Onlarla meşgul olsunlar. Basın bülteni nasıl yazılır öğrenilir ama insanı öğrenmek o kadar zor ki, hele bugünkü dünyada. Bir o kadar da heyecan verici, insanı tanımak kadar onu anlamak ve ona uygun modeller geliştirmek, insanın faydası için model geliştirmek kadar kişiyi umutlandıran başka ne olabilir ki? Teorem öğretisinden vaka analizlerine geçin, dünya modelleri üzerinden yeni teoriler geliştirmelerine yardımcı olun. Yeni yaklaşımlara açılmaları için cesaretlendirin. Soru sormalarını, akıllı soru sormalarını öğretin. Kopyala yapıştır sarmalına girmesin çocuklar. Eski kitapların kopyalarıyla, eski kitaplardan kopyala yapıştır ile büyümesin bu çocuklar, zihinleri öyle gelişmesin. Yeniyi yazalım, yeniyi araştıralım, aykırıyı konuşmaktan çekinmeyelim.

Sosyal bilimler maalesef bütün dünyada sadece bizde değil, en ihmal edilen alan. En düşük araştırma fonlarını onlar alıyor ve sadece Türkiye için konuşmuyorum. Amerika'daki de öyle, İngiltere'deki de öyle. Rektörler toplantısında bu konuyu gündeme getirdim ve inanılmaz pozitif geribildirim aldım. Evet, biz sosyal bilimleri güçlendirmezsek sadece bilime sadece pozitif bilime bu derece yaklaşıp, bu derece tapınırsak etiği gözden kaçırırız, kaçırdık, daha da kaçıracağız. İnsana verilen değeri gözden kaçırıyoruz. “Bizim de kendimize çeki düzen vermemiz gerekir.” diye çok çok değerli hocaların konuşmaları oldu. Timothy ASH en son gelenlerden biri, Türkiye'ye gelen. Evet, artık sadece tek bir iletişim yok, topyekün iletişim var ve bu ne iletişim departmanının işi, ne iletişimden sorumlu bilmem ne şirketinin işi, ne ajansın işi, ne onun işi, ne CEO’nun işi. Bu topyekün herkesin, dernek ise bütün dernek üyelerinin işi, şirket ise tüm şirketin, üniversite ise bütün üniversitenin. Burada iletişim odaklı yönetişimi gündeme getirebilecek bir bilgi birikimine gelmemiz lazım. İletişim odaklı yönetişimi gündeme getirebilecek yetkinlikte gençler yetiştirmemiz lazım. İletişimin yönetim biçimi olması için uğraşmalıyız, aracı olması için değil.

İletişimin  bir yaşam şekli, bir kurumun varlık sebebi olduğunu anlatabilecek donanımda gençler yetiştirebilirsek, bu söylediklerimi yapabiliriz. Bir iletişimci için de zannederim mesleğinin ve yaşamının sonunda geriye dönüp, “Ben bu topluma ne kattım?” diye sorguladığında, övünebileceği eserler görmesi en büyük armağan... Tıpkı hocamız gibi. Ben de, kendim ve hocamızdan devraldığım kurumum adına geriye bakıp, gördüklerimden, sebep olduğumuz değişimlerden gurur duyuyorum, darısı başınıza. Alaeddin ASNA'nın kitabını da e-kitap olarak yayımladık. Türkiye'nin dört bir yanından gençler okuyabilecek ve belki de daha büyük, daha iyi ve güçlü iletişim modelleriyle karşılaşacağız. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum.